Single Blog

Ne Zaman İstersen Ara

Yalnızlıktan şikayet ediyor… “Kimse beni anlamıyor” diyor. “Anlaşılamıyorum, herkes bana karşı, anlamıyorum…”

Kafa karışmış. Sanki iki kutup varmış gibi. Biri kendisi, biri dünyadaki herkes.  Anlaşılamadığında canı acıyor insanın. Hele bir de duygusal bir anındaysa. Hele ki haklı olduğunu duymak istiyorsa. Ama ya duyamıyorsa?

Zaman zaman hepimiz böyle duygulara kapılmışızdır ve böyle anlarda kime derdimizi anlatmışsak karşımızdakinin bize hem mimikleriyle hem de sözcükleriyle bize hak vermesini isteriz. Yazık ki isteğimiz her zaman karşılanmaz. Ve hemen omuzlarımız çöker, yüzümüz düşer, ağlamaklı oluruz. Arkasından tepkisel davranmaya başlarız. İç dünyamızda yüzde yüz haklı ben varken dış dünyadan kabul görmemenin  acısını da karşımızdakinden çıkarmak için elimizden geleni yaparız. Her tepkiselleştiğimizde de miktarı biraz daha arttırırız. O beni kırdı, ben ona nasıl zarar verebilirim sorusunun hakkını vermek için de var gücümüzle uğraşırız. Pekiyi sonuç? Ben ne yapmak istiyordum, iş nerelere geldi diye de kendimize sormaktan geri kalmayız.” Bağırdım, çağırdım, tüm sinirimi boşalttım. Oh be rahatladım! Ama bir dakika… yok  aslında  ben hiç de öyle zannettiğim gibi mutlu olmadım. Aslında en yakınımdaki , her zaman yanımda olan en yakın arkadaşımı kırdım. Sanırım artık gerçekten yalnızım…”

Aslında temel sorun iletişimimizde bir hedefimiz olmaması ve egomuza yenilmemizden başka bir şey değildir. Egomuz haklı çıkmak derdiyle yanıp tutuşadursun, beraberinde bizi de yaktığının ah bi farkına varabilsek! İletişimdeki hedefsizliğimiz elimizdeki kalelerle birlikte çevremizdeki saygınlığımızı da yitirmemize sebep olur. Biz her tepkiselleştiğimizde karşı tarafa aslında ne kadar aciz durumda olduğumuzun da sinyallerini veriyoruz.

Ne zaman ki derdimiz anlaşılmaktan çok “anlamak” oluyor işte o zaman karşımızdakiler tarafından da anlaşılıyoruz. Yani, hayata verdiğimizi alıyoruz. Tepkilerimiz, hayata karşı duruşumuz, ağzımızdan çıkan her şey… Bir sonraki sahnemizde başımıza gelecek olanları tasarlıyor. İnsanın doğasında vermekten çok almak var gibi görünse de vermeyi başardığımızda ne kadar da artarız, büyürüz ve anlaşılırız.  Ve işte o zaman hayata uyumlanırız. Tuhaftır ki bu saatten sonra çevremizde bizi anlayacak insanlar olmaya başlar. Şikayet etmeyi bırakıp kendi içimizde bir şeyleri halletmeye başladığımızda hayatımızdaki olumlu farklılıkları da arkamıza yaslanıp izlemek ne kadar da keyiflidir. Elbette ki kolay değil.  Sonuçta insan hep kendinden yana. İşte tam da bu yüzden; kendimizden yana olduğumuz için kendimize bu iyiliği yapmamız gerekiyor. Almak hesabıyla vermek değil mesele. Sistemin farkında olmak. Hayatta kazananlardan olmanın bir yolu da budur. Önce anlamak. Anlamaya çalışmadığımız kişiler tarafından anlaşılmayı beklemek duraksız bir yolda otobüs beklemekten başka bir şey değildir. O yoldan otobüs geçmez, geçse de durmaz. Sonraki ahvalimiz ise yazının başındaki süreç “anlaşılamıyorum”  süreci olur.

Hayatta önce kendimizi anlayıp, sonra etrafımız için aynı çabayı gösterdiğimizde aslında kendimize en yakın kişiyle de irtibata geçmiş oluyoruz. Kendimizi tanımaya, değer vermeye ve kendi içimizde kendimizi tanımaya başlıyoruz. Ve kendimize şunu deme hakkımız doğuyor:

Ne zaman istersen ara! Ben hep buradayım.

Comments (0)

Post a Comment

© Copyright 2018